I love all sailors, but hate the beach.

Posts tagged with "müzik"

wax audio - south of the grapevine (slayer + marvin gaye mash-up)

  • toplum içinde dinlememin en sakıncalı olduğu şarkıların the lonely island’ınkiler olduğunu düşürdüm hep. yani dinlediğim şarkıları sessiz bir şekilde hep mırıldandığım için, dudak okuyabilen biri çıksa ya da ben gaza gelip sesli söylesem “to impress a chick, do the helicopter dick” lafını kime nasıl açıklayabilirim? yok, mümkün değil. ama zaten yanılmışım, toplum içinde dinlemem gereken şarkı amanda palmer’ın the bed song‘uymuş. oturduğum yerde öylesine açmış dinlerken resmen nabzım durdu, zaten saydam bir tenim var, iyice betim benzim attı. tam “allahsız” diye sevilesi bir insan vesselam şu amanda palmer.
  • ayrıca duygusal kabiliyetlerim yoksa günahım ne? ben de insanım! bi’ dak’ka, insan mıyım lan? yani, boşuna fembot değiliz bugüne bugün. yaz kızım, blade runner örneğiyle karşılaştırarak inceleyiniz.
  • geçen gün çok alakasız bir alışveriş merkezinde tek başıma otururken eski bir erkek arkadaşımı gördüm. daha doğrusu, gördüğümü zannettim. hani böyle kafanı çevirirken arada bir şey görürsün, ama gözlerin asıl hedefe ulaştıktan sonra o arda gördüğün şeyi algılarsın ya, o şekilde. emin olamadım, sonra kafamı kaldırıp da bakmadım bir daha. ama 2-3 defa daha yine aynı şekilde saniyelik göz göze geldim, yine emin olamadım. sonra “amaağn” deyip the german ideology okumaya devam ettim. ya ne edeceğidim, okuyom ben ya! ulan ne acayip. zamanında hayatının en kıymetlisi dediğin insan, gün geliyor yüzünü hatırlayamıyorsun. “bazen yüzünü tam hatırlayamamaktan korkuyorum,” derdi bana, foreshadowing’miş meğerse, iyi mi?
  • dur dur. dedim ya geçen sefer, bir derste çok fena atlıyorum ortaya diye? geçen gün program koordinatörü hocanın evine yemeğe gittik, diğer hocalar falan da var. işte o zıpçıktılık yaptığım dersin hocası o ilk gün bık bık her sorduğuna cevap vermemden çok etkilenmiş, o sıralar daha taşınmamış olduğundan ev sahibi hocada kalıyormuş, gelip ona “sınıfta bir öğrenci var, çok parlak,” demiş. liseden beri övülmedim ben lan. bünyem reddetti resmen. gaassaray hayatım “yeaani bu dediğin iyi ama…” diye başlayan ve 16 eleştiriyle biten cümlelerle geçti. buradaysa iki üç eksiğini gediğini söyleyip sonra “…ama gerisi gayet doğru tabii,” diyorlar. övün ya beni. motivasyon için ihtiyacım olan buymuş benim, şimdi anladım. köpekler gibi kafam okşansın, aferin densin istiyormuşum resmen. deseniz n’olur ulan!!1!
  • hep söylüyorum, bende yalan yok. hayatım bir justin bieber şarkısı olsun istiyorum (herhangi bir tane değil de belli bir şarkı), ama maalesef bir billie holliday, bir childish gambino ve bir killswitch engage şarkısı arasında gidip geliyor. evet, şaşırmışım haggaten kendimi. niyetim ise no eklektizm, yes düz insanlık.
  • şu an hobbes hakkında sunum hazırlamam gerekiyor. calvin’inki değil elbet, aslında onun olmasını da isterdim. ama yok yok, thomas’ım da çok minnoş. garibim ya. oyy. neyse, ne diyordum? heh. yine yapmam gereken şeyi, gerçekleşmesi gereken zamanda yapmıyorum. beeğğnn böyleyiiğğmm, beeğğnn.. ehm.
  • maddelemeye de iyi alıştım ha. ne yapayım, tembelim ki. oturabiliyorsan ayakta durma, yatabiliyorsan oturma demiş hazreti mörfi. maddeleyebiliyorsan nesir yazma. bu kadar.
  • doğrusu amanda palmer’ın genel olarak bahsettiği o duygusal olarak tepkisiz insan olmamak için genel olarak gönül ilişkilerinden uzak duruyorum. kimse üzülmesin, ben de başıma dert almayayım.
  • mis.

(Source: youtube.com)

bay city rollers - bye bye baby

  • yakın zamanda love actually izlediğim çok mu belli oluyor?
  • eminim olmuyordur.
  • neticede insani duygulardan zerre nasip almamış biriyim.
  • bunu da daha geçen gün 12 yıllık arkadaşım dedi. bu kadar acımasızca söylemedi aslında, “lan azıcık bir duygulu konuş, bir şeyler hissettiğini göster. ama yoook, denizliğin kalmaz o zaman!” dedi.
  • her neyse. androidliği, robotluğu konuşmaya gelmedim. ha, “neyi konuşmaya geldin o zaman düdük?” dersen ona da cevabım yok,o ayrı.
  • rastgele ortaya konuşuyorum öyleyse?
  • ya. ya. 10 gün önce stoya ile aynı şehirdeymişiz. bilsem düşerdim peşine lan. “tambılığ yazılağnızı çok severek okuyoğuuuz!” diye ağzım kaymış bir şekilde yamulurdum karşısında. 
  • ayıptır söylemesi, ilk dönem ders notlarım biraz yüksek geldi. ilk defa başıma böyle bir şey geliyor, alışık değilim. lisansta toplam bu kadar aa almamış olabilirim. (ALMIŞ.) (yapmasam şişerdim.) onun özgüveniyle bu dönem öyle inak bir öğrenciyim ki, öyle inak’ım yani. her soruya cevap vermeler, yarısı miyendiz dolu sınıfta onlardan önce mantık sorularına atlamalar falan. arif çağlar’dan ders alıyorum lan. derste benim dışımda bir kişi daha var. sadece BİR KİŞİ. özel ders resmen. bık bık ediyorum ama az şanslı değilim haggaten.
  • bu arada evet, stoya benim için her şeyden önce fikirleri ve bunları ifade ediş şekli sebebiyle önemli olan birisi. görsem kitap falan imzalatabilirim, belli olmaz.
  • yine öyle android falan fıstık diye atıp tuttum ama, şunları yazarken uyuutup’tan gelen mailinin ardından yeni pbs idea channel videosunu izlerken mike rugnetta’ya göynüm hafiften kaymış olabilir, söz veremiyorum.
  • yukarıdaki şarkının ima ettiği üçlü ilişkinin diğer elemanlarının ağzından şarkılar için bkz: bir ve iki. bu olaylar hep kafamda olup bitiyor bu arada, somut bir şey yok. öte yandan, ne kafamda olup bitmiyor ki? (uygun .gif)
  • dur, dur. veledin tekine ders vermeye başladım. baya küçük bu, 5,5 yaşında. geçen gün bana “sen… sen… dünyada bilmediğin bir şey yok mu yani senin?” diye sordu. arkasından da “iki kere seksen kaç?” dedi. bu kadar işte çok bilmek, kasmayalım.
  • size çorbayı şeffaf kaseden içtiğimi söylemiştim.
Jan 9

flight of the conchords - friends

if you get drunk and vomit on me
i’ll make sure you get home safely

“lacivert ne?” diye soruyor. afallıyorum. “eee… renk? koyu mavi?” diyebiliyorum sadece. cevabı, “ama şeyin… bokun laciverdi nasıl oluyor, onu bilmiyorum ben,” oluyor. gergin bir şekilde etrafıma bakıyorum. 25 yaşına gelmiş biri nasıl “aynı bokun laciverdi” lafını duymamış olabilor? şaka mı bu? şakaysa gerçekten komik değil. zira saat 03:30 civarı, ve o an bulunduğumuz dehşet veren, 90lar ecstasy partisi (ya da birer adet ahu tuba ve nuri alço’yla tam tadına ulaşabilecek 80ler diskosu) tadındaki bar yüzünden ziyadesiyle gerginim. “demek istediğim, içerisi çok kötü, bu teras da biraz daha farklı olsa da aynı kötülükte,” cümleme yine aklı karışmış bir şekilde bakınca da dayanamayıp o korkunç yeşil ve pembe lazerli yere geri dönüyorum. kalabalık bir grup olmamıza rağmen sadece birkaç kişiyle konuşmuşluğum var; en çok konuştuğum ikinci kişiye gidip “ne olur çıkalım buradan, kafayı kırarım yoksa ben burada,” diyorum.

kolay arkadaş edinen bir insanımdır. “he” deyip geçebildiğim bir insan olmamdan ötürü olsa gerek. ama zorlandığım bir alan var: kendi içinde çok samimi olan arkadaş grubu karşısında dilim tutuluyor, güzel karşim! onların o grup içi şakalı, kıs kıs gülmeli konuşmalarına dahil olamıyorum bir türlü. en fenası da, kendi aralarındaki hiçbir samimiyet derecesini bilmediğim için bana olan davranışlarını ölçemiyor oluşum. “şu kız bana laf mı soktu, yoksa benim de hep yaptığım gibi şakasına sırf üstüme mi oynuyor?”, “bu eleman bana yazıyor mu, yoksa gruptaki diğer hemcinslerimle olan muhabbeti de bu düzeyde mi?” gibi soruları kafamdan atabilmem pek mümkün olmuyor. üniversitede arkadaş edinmek zor derdim, bununla kıyasla hiç değilmiş arkadaş! bir ay boyunca her cumartesi aynı grupla dışarı çıktım, henüz bir şey çözebilmiş değilim. daha da rahatsız bir durum olarak, benim grupla tanışmama vesile olan asıl insan yurtdışına taşındı. iyice boynu bükük kaldım, iyi mi? 

sosyalleşmeyi baştan öğreniyorum anne. ama bu sefer bilincim açık, kafam yerinde. birine dışı oduncu içi disko topu gömleğinden ötürü “neil patrick harris misin, broadway sevdalısı?” dememden ve bir başkasına kalabalık bir barda ceketimi giyerken yanlışlıkla yumruk atmamdan ötürü umarım beni dışlamazlar.

yalnız o gömleği bulsam, ben de alırdım.

if you cross the road and a truck struck you
i’ll scrape you up and reconstruct you

oh no!
marina and the diamonds

  • bir şey diyeyim mi? şu geçen hafta sonundan sonra artık kimse beni hiçbir şekilde sevgililik müessesesine ortak olmaya ikna edemez.
  • hıı, “bunu dedim ya şimdi, 3 gün sonra sevgilim olur lan” diye düşünmedim de değil. yok, ben bunu yıllardır söylüyorum zaten.
  • ama edemez yani.
  • hepinize naçizane abla tavsiyesi: dil öğrenin lan. dil çok güzel bir şey. dil çok lazım. ben bugün dil gördüm. anladım ki şu hayatta kendime yaptığım en büyük iyilik, (en azından) bir dili hakkıyla öğrenmek olmuş. her hareketimde bir fayda sağlıyor resmen, inanılmaz. uçakta buz pisti inşası yapan bir şirkette çalışan adamla iş bağladım lan. (lütfen lafı istenilenden başka bir yere çekmeyiniz.) “tercümanlık yap bizim şirkete,” dedi. “istanbul’da çalıştık daha önce, sonra yine yapacağız bir şeyler, lazım oluyor tercüman,” dedi. o an inanılmaz profesyonel hissettim kendimi. korpırıt bir insanım evelallah. 
  • bu konuşmadan 10 saat önce yasal limitin 5 katı üzerinde bir promille sokaklarda koşuşturuyordum. nereden nereye işte. 
  • hatta o gecenin köründe, blues barda sarhoş bir eleman yanaşıp önce sırnaştı, nereli olduğumu öğrendikten sonra da “noooo you’re too pretty to be turkish!” dedi. ağzını kıracaktım da, kolumu kaldıramadım pek. bunu diyen de slovak. slovak’a bak sen, hele hele! bayramlık ağzımı açtıracak illa bana. “herkes geldiği enlem kadar konuşsun,” demeliydim aslında. demedim.
  • hee, tamam en güneyde benim, hee.
  • konuşmaya bak. niye hala sarhoş gibiyim, bilmiyorum. ayılamadım galiba hala. kıçımın üstüne oturamadım ki daha rahat rahat. sözleşme toplantısına git, vizeye gir, prospektüs çevir, çevirdiğin kitabı gözden geçir, makale yaz, 10 günlüğüne ziyarete gelecek arkadaşını gezdir (bu haftaya olacak) falan derken artık sonunda günde en az 36 saate ihtiyacım olduğuyla yüzleştim. bu deveyi gütmek yerine bu diyardan gitmeyi tercih edebilirim.
  • kendime adıma hem akademik, hem kültürel, hem ruhsal, hem de ekonomik açıdan gayet faydalı olabilecek bir iş alanı keşfettim, olur da bir gün bu hayali gerçekleştirirsem dönüp de ardıma bakmam.
  • yoruldum ya, çok yoruldum. bir sene önce aşkından ölüp bittiğim, adına methiyeler yazdığım istanbul’dan artık mümkün olduğunca çabuk gitmek istiyorum. olmuyormuş demek. bu kadarmış.
  • yüksek lisansım bitsin, amsterdam’dan house-swap yapabileceğim birini buldum. hafif şaka yollu da olsa baya konuştuk üstüne. dedi “ben sıcak istiyorum, kalkıp geleyim.” “e ama ben soğuk hava seviyorum, buraya geleyim ben de?” dedim. sustu. “peki,” dedi. çünkü salağım. çünkü “mehehe ya sen gel istanbul’a ya da ben yanına geleyim,” demem lazımdı. bilemedim. poroğramın ayarını yapamadım.
  • neticede doktor ne demiş, “never knowingly be serious.” ciddi olamadığımdan kaçıyor bu fırsatlar. el sallıyorum ben de arkasından, su döküyorum.
  • sen yıllarca hakkında demediğini bırakma, çıkış yolun felemenkçede olsun, iyi mi? değil tabii. ama cevabım tabii ki; “neden olmasın?” heh. hatta “waarom niet?”
  • olur ya. olur olur.

cause i feel like i’m the worst
so i always act like i’m the best 

flight of the conchords - carol brown (choir of ex-girlfriends)

who organized all of my ex-girlfriends into a choir, and got them to sing?
who? who? mm… shut up!
shut up girlfriends from the past

iki hafta önceki yazımda yazmaya planladığımı söylediğim yazıyı yazıyorum sonunda! konuyu az çok belirlemiştim aslında, ama odak noktasına geçen gün pek güzide bir insanla konuşurken karar verdim. günün sonunda ayrılırken “eve gidene kadar inanılmaz kepaze bir anımı düşüneceğim, vardığımda da anlatırım,” demiştim. unuttum sanmasın. unutmadım. onun yerine kepazeliklerimi romans konusuyla sınırlayıp hepsini birden (yani hatırladığım kadarını) anlatmaya, hatta bunları isteyen herkesle paylaşmaya karar verdim. niyeyse. biraz komik diye sanırım. hayatımın hiçbir alanında saçmalamaktan ödün vermiyorum resmen. çok yüksek beklentileriniz olmasın ama. çünkü öyle kahkaha atma komiğinden çok sokakta göz ucuyla yere düştüğünü gördüğünüz birine azıcık bıyık altından gülme komiği. ben diyeceğimi dedim.

  • hangi birini önce anlatsam ki. daha mini mini bir (lise) bir’ken mesela, sokakta yürürken gördüğümüz kediye bakıp “mivv miyav!” dediğim (lütfen sorgulamayalım) kedi suratıma bakıp mivayladığında, yanımdaki erkek arkadaşıma dönüp “hiii kedi bana miyav dediiğğ!!” demiştim şevkle. kendisi de donuk bir şekilde “ne desin? hav mı desin? mö mü desin, ne desin?” diye cevaplamıştı. aylarca dalga geçti benimle sonra. hatta bu yetmedi, daha sonraki yıllarda iki farklı erkek arkadaşım daha bu yüzden dalga geçti benimle. ama o durumu başka nasıl anlatabilirdim ki? türkçede cümlenin vurgusu, yüklemden önce olur ve benim de sevindiğim nokta kedinin “bana” miyavlamasıydı. “miyav deme”nin de bileşik olduğunu düşünürsek, vurgu burada “miyav” demiş olmasında değ… amaaan. 10 yıldır aynı cümleyi açıklamaya çalışıyorum ya. cidden yoruldum.
  • yaban ellerdeyken dudağımdaki piercingin tek topunu  esrarengiz bir şekilde  kaybetmiştim. “yiaavv evde var aynısından, piyırsinkçi arayamam şindi,” diye üşenip iki hafta tek ucu açık gezmiştim öyle. o günlerden birinde, elemanın biri bütün akşam benimle “zoka yutmuş balığa benziyorsun,” diye dalga geçti. ben de “ben alıştım, bir şey de olmuyor. süper idare ediyorum, bir numarayım!” diye artizlik yapıp durdum. ilerleyen saatlerde neredeyse yanağını delmem hiç hoş olmadı tabii. derken nereden bulduysa bir yerlerden kendinden kilitli poşet çıkardı ve elleriyle çıkarıp içine koydu. “ben idare edemiyorum işte,” demeyi de ihmal etmedi.
  • karşılıkla ziyadesiyle ilgilileştiğimiz (ben uydurdum) ama muradına erme ihtimali hiç olmayan birine, onun için çok özel olan bir günü kutlamak için bu videoyu yolladım. nincalarla hiç ama hiçbir ilgisi olmadığını söylememe gerek yok sanırım? kibar adam tabii, teşekkür etti yine de.
  • çok hoşlandığım, ama henüz benim hakkında ne düşündüğünü bilmediğim biriyle ilk defa doğru düzgün buluşmuştuk. konuşuyoruz diyeceğim, ama yok. o konuşuyordu, ben daha çok “mmmhhh… ık.” falan diyebiliyorum. dilim tutulmuş. nasıl olduysa aklımı topladım en sonunda, tam konuşurken kafamın ortasına laaaapppsss! diye sıçtı bir martı. ellerim havada, ağzım açık kalakaldım. sonra gidip ıslak mendil getirdi bir yerlerden, kafamı da o silmişti. yanaklarımın kızarma kariyerinin zirvesi, o gün yaşanmış olabilir. martı bizi yakınlaştırmış olsa gerek, gün kötü sonuçlanmamıştı. meh meh.
  • sıcak bir yaz günü erkek arkadaşımla kalabalık sokaklarda dolaştığımız bir günün sonunda otobüsle eve dönerken, elemanın tansiyonu düştü ve üstüme bayıldı. önce ne olduğunu anlamadım, sonra donup kaldım, derken güç bela bir koltuğa oturttum, ayılınca da yanında oturan teyze ona ülker çikolatalı gofret verdi. bırak apartmanı, dairesinin önüne kadar bıraktım. eve dönerken sinirim bozuldu ama, yol boyu hıçkıra hıçkıra dur durak bilmeden ağlamıştım. eve gelince suratımı gören annem panikle ne olduğunu sordu tabii. anlatınca da kahkahalarla güldü. bir hafta dalga geçti sonra benimle. ben ne yaptım ya, benimle neden dalga geçiliyor? hı? hııı?
  • brüksel’deyken, istanbul’dan yakın bir arkadaşım ziyarete gelmişti. birlikte dışarı çıktığımız bir gece eve yürürken, hatta eve 20-25 adım kalmışken ileriden gelen bir araba durdu ve bizimle yaşıt şoför, yolun karşısından “a caddesine nasıl gideriz?” diye sordu. biz dediği de bir araba dolusu kendi gibi arkadaşı. sorduğu cadde aslında geldiği tarafta, yine de bozuntuya vermeden kısaca anlattım. lafım bitince “hmm… peki benimle yatar mısın?” dedi. boş boş bakıp “hayır, teşekkür ederim,” dedim. çok kibarımdır, lütfen. yanımdaki arkadaşım şok geçiriyor bu sırada, “manyak mısın ne teşekkürü be?” diye bana kızmakta. oğlan da bu sefer ”peki bizle gelir misiniz?” diye sordu. ona da “yok canım, almayalım biz,” dedim. “iyi geceler size,” dedi çekti gitti sonra. laf atanları hiç ciddiye almam, öğretemedim arkadaşlarıma bir türlü.
  • aa belçika demişken. bir keresinde başka bir arkadaşımla, başka bir gece, başka bir bardayken kalktım tuvalete gideceğim. tam koridorun köşesinden dönecekken bir eleman “hey tatlım naber napıyosunnereyedurgitme” diye peşime takıldı. gittiğini düşündüğümden tuvalete girdim, kapıyı kapatmak için arkamı döndüğümde bir baktım bu da peşimden giriyor! tuvalet de öyle kocaman değil, böyle bildiğin tek bir kabin. şaşkınlıktan türkçe “aaa tövbe tanrıma!” diyerek kapattım suratına kapıyı. manyağa bak. neyse çıktım tuvaletten, arkadaşımın yanına gittiğimde aynı elemanını göstererek “kim ya şu çocuk, tanıyor musun?” diye sordu. dedim yok, böyle böyle oldu diye anlattım. “çıkmanı da bekledi zaten, gördüm. sen yanıma gelince dönüp gitti” dedi. pii. “gidene kadar azıcık sevgilim gibi davran da uzak dursunlar” dedim ben de arkadaşıma, sonra kalkmadan önce evden getirdiğimiz iskambil kağıtlarıyla oynadığımız “otobüs kaçıyor!” oyununu oynamaya devam ettik. (nasıl bir oyun olduğunu lütfen sormayın.)
  • ortaokuldayken “hoşlandığım” çucuğa gidip bunu söylemeye karar verdim. bir şekilde cesaretimi topladım, tek başınayken buldum, gidip söyledim. tepkisi, gülümseyip “bu da geçer” şeklinde omzuma vurup gitmek oldu. beşiktaş’ın ortasındaki gökkafes gibi kalakaldım koridorda. bence ilk romantik girişimimin bu olduğu düşünülürse, şu an sağlıklı olmam bile mucize. uslanmamış olmalıyım ki lisedeyken beğendiğim çucuğa da gidip yine kendim “benlen çık!” dedim. (ya da ne dediysem artık. ne deniyor ki öyle durumlarda?) o da “peki” dedi. o zamanlar bana göre bu eleman süpper yakışıklı ve cool olduğundan özgüvenim durdurulamaz bir hızla yükselmeye başlamıştı. o günden beri önünü alabilmiş değilim. sonra saçını uzattı ama ya. baya yanlış bir karardı bence. ay okuyor olabilir misin bunları? okuyorsan selamlar. geçen gün sana firdevs yöreoğlu’ndan alıntı yaptığım için özür dilerim. aslında yok, dilemiyorum ya. baya yerinde konuşmuştum.
  • peki biriyle yanlışlıkla poposunu ellediğim için sevgili oldum desem? kötü bir özet bu aslında, sansasyonel yapılmaya çalışılmış haber başlığı gibi. bir arkadaşım zannedip (aynı bereden vardı onda) arkadan yaklaşıp aniden poposunu elledim. ellediğim insan arkadaşım olmadığı gibi, bir de erkekmiş. kırk defa durmadan özür diledikten sonra ister istemez konuşmaya başladık ve tanışmış olduk. aslında baya anlatmalık, komik bir hikayeymiş bu ya. unutmuştum bak.
  • bu maddenin konusu elemanla bir gönül bağım olmadı, ama kırk defa özür dilemek deyince aklıma geldi. bonus olsun artık. 6 kişi, raftingin daha sakin bir versiyonunu yapmaktaydık. sadece iki kişi kürek kullanıyordu, biri de bendeydi. bir arada kıyıya yakın bir kayaya takıldık, ben de elimdeki kürekle botu itmeye çalışıyordum. derken sert bir şekilde öyle bir bastırdım ki, kürek kayadan sekti ve o sırada tam arkamda ayakta duran arkadaşımın elmacık kemiğine küttedenekk! diye çarptı. iki santim daha yukarı kaysa gözünü çıkaracaktım yani. hatırladıkça hala özür diliyorum çocuktan. alın şu vicdanımı, kurtarın beni ya! 3 yıl oldu bu olalı. buradan yine özür diliyorum. bunu anlayacak kadar türkçe bilmiyor, ama olsun. özür dilerim ben yine de!

(choir:) he’ll always be a boy, he’s a man who never grew up
(jemaine:) i thought i told you to shut up 

times like these
foo fighters

i am a little divided
do i stay or run away
and leave it all behind? 

35 x 55 x 25 cm ölçülerinde kırmızı bir kutum var. üç senelik lise hayatıma dair ne kadar obje varsa, içinde duruyor. arkadaşlarımın bana (ve hatta beni) yaptığı çizimler, resmen cinslik olsun diye beyaz kağıt üzerine beyaz kalemle yazılmış mektuplar (ışığa doğru tutunca okunuyordu), iki sene boyunca üstümden çıkarmadığımdan rengi solmuş siyah bir bomber jacket, okulun karşısındaki gloria jean’s’ten olduğuna emin olduğum ama neden sakladığımı bir türlü hatırlayamadığım bir adet plastik bardak, yine kimin aldığını bildiğim ama neden o kadar komik olduğunu hatırlayamadığım hotdog şeklinde bir mum, yapı kredi’nin o zamanlar yeni çıkan maskotu vadaa’nın şeffaf kumbarası (sanırım birine mor canavar adını takmıştık), içinde suyu bile duyan lens kutusu (kim bilir kimin. bırak lensi, gözlük bile takmış değilim şu hayatta), hem cd hem de pil kapağı kırık discmanim… daha sayayım mı? yani gerçekten beni aklayacak, bir tarafınıza sürecek aklım olduğunu kanıtlayacak tek bir nesne bile yok.

yıllar içinde o kadar eskimiş ki kutu, hiç yerinden oynatmamama rağmen köşelerinden yırtılmış. bugün sonunda yeni bir tane aldım, yine kırmızı tabii. eşyaları aktarırken de baktım hepsine tek tek, ya ne yapacağıdım yani? saatlerdir onlara gülüyorum, ama bulduğum bir şey var ki, aklım uçtu resmen okuduğumda. kapağında yine o vadaa’nın olduğu bir yapı kredi bankası ajandası. 2005 yılına ait. sayfaları şöyle trrrrttt efektiyle tararken, bir tek sınav tarihi dışında hiçbir bok yazmadığımı fark ettim. ajanda tutmayı hiçbir zaman becerememişimdir. zannetmeyin ki “carpe that fucking diem” gibi bir mottom var da o yüzden sevmiyorum bu işi. baya beceremediğimden. unuturum + üşenirim. durum bu. sonra aklıma doğum günüme bakmak geldi, narsist bir insan olarak bir şey yazdıysam, oraya yazmışımdır dedim. yazmışım tabii, yazmaz olur muyum! hem de baya bir yıl öncesinden o tarihteki deniz’e yazmışım:

“gittiğin uzakta buldun mu kendini? (bu cümle nasıl ağzıma sıçtı anlatamam) beni yok yaptın mı? (nokta, virgül değiştirmeden aktardığımın kanıtı) kimlerin ter kokusu mutlu ediyor seni? (o zamanlar romantikmişim) sarhoş olduğunda kahveni kim getiriyor? (oysa kahve sevmem, midemi de rahatsız eder) kimlerin saati sana çeyrek var? (bak bunu çok sevdim) tanrı utandırmıyor mu artık doğruyu söylemediğinde? (ilginç, zira hayatım boyunca dua etmişliğim bile yok) hiç arkadaşın kaldı mı? (ay yok artık!) kim güldürüyor seni? (meşru bir soru) hepsini boşver de, hala deodorant şişesine şarkı söylüyor musun salak salak? (cevap ortada)

ben hala sakallıyım. nokta.”

ya inside joke’u anlamayan insan olmak hoş bir şey değil, ama kendi inside joke’unu anlamamak ne kadar pis bir şeymiş! “sakallıyım” ne demek monako? sakal ne? yok yok, kutuyu toptan çöpe atsam en iyisi.

it’s times like these you learn to live again
it’s times like these you give and give again 

Jul 8

i love playin' with fire
the runaways

i love playin’ with fire
and i don’t wanna get burned

temmuz ayı öyle bir geldi ki, artık 2012’ye en kötü yılım demem mümkün değil. harika şeyler olduğundan değil ama, tanımlayacak sıfat bulamadığımdan. “değişik,” “acayip,” “ilginç” gibi anlaşılmaz ve belirsiz kelimeler kullanabiliyorum ancak. bir hafta içinde o kadar acayip olaylar geldi ki başıma. hatta daha şu şarkıyı yüklerken bile enteresan mesajlar almaya devam ediyorum. daha ayın 4’üyken z.’ye neler yaşadığımı anlattığımda, “senin ne biçim bir hayatın var ya?!” demişti, şaşkın, biraz üzgün ve gülerek. chandler bing’in de diyeceği gibi, “could i be any vaguer?” ama hiiiiç ayrıntı verilecek, hatta adı bile anılacak insanlar/durumlar/hareketler değil. biraz da bundan dolayı bu sefer “ben öyle duruyorum sadece, üstüme üstüme geliyorlar,” diyemiyorum. ben de çok fena kaşınıyorum çünkü. bir başka alıntı yapmak gerekirse:

“kutuyu açtım, genşler.”
- pandora

i love playin’ with fire
and i don’t think i’ll ever learn 

Jul 4

childish gambino - heartbeat

nasıl olduysa itülüler beni aralarına kabul etmiş, ben hala bunu dinliyorum. mutluluk akademide değil miymiş yoksa?

yok yok, okuyayım ben daha. donald glover da nyu’dan mezun, belki onun kadar zeki olabilirim.

le peuple de l’herbe - parler le fracas

tarzı ne olursa olsun, müziğin en güzel ve güçlü şekli protest olanı.

kırmızı alarm!
tiyatroların ve barikatların rengi gibi kırmızı

baby don't you cry
quincy coleman

belki de yemek sevmediğim için böyleyimdir. yapmasını da, yemesini de sevmediğimden. bir şeylere nasıl başlanacağını bilmiyor olmamın da etkisi olabilir. durduğum yerde kırk saat düşünürüm hep o ilk cümle için. hatta kim bilir, belki de masamda bir buçuk aydır aynı yerde duran, yağmurdan parça pinçik olmuş stockholm haritasını alıp da hala bir yerlere kaldırmadığımdandır.

yirmi üç buçuk yıllık hayatımın en çirkin (hatta çikin), en pislik (hatta pisluk) yarıyılını geçiriyorum. ha tabii bu yarıyılın bitmesine bir ay daha var, ancak hiçbir şey geçen beş ayı düzeltemezmiş gibi geliyor. tam bir sene önce de aynı şeyi düşünüyordum aslında. ama o zamanlar “hadi az kaldı bak, geçiyor. şu anki çilelerinin hepsi, sonradan rahat etmem için” diye kendimi avutuyordum. işte şimdi görüyorum ki, sonradan rahat etmiyor insan. ya da dur, neden genel konuşuyorum? sonradan rahat etmedim lan! ben etmedim. ben rahatsızım. ben sıkıntılıyım.

ohh be. gizli mizli olmadan açık açık özne kullanmak ne güzelmiş! en temel derdim de bu sanırım. “ben” ne yapıyorum, ne düşünüyorum, ne hissediyorum, ne seviyorum, bunları hiç ifade etmemem. e sonra ifade edince ne oluyor, kimse alışık olmadığı için ya yine önem verilmiyor, ya da işler o güne kadar böyle yürümediği için işine gelmeyenler prrrrtt! (prrrt nedir, ne değildir o kadar önemli değil. kırk yılda bir şikayet ediyorum, lütfen devam edeyim.)

şimdi buldum ama asıl nedeni. neden, benim derdimi tasamı anlatmayı bilmemem, yardım isteyememem. dört yaşındayken bile surat beş karış eve geldiğimde “neyin var?” diye soranlara “annatmicam işte!” demem, aile arasında hala şaka ve komiklik konusu. annem dışında. annem hala üstüne alınmayı tercih ediyor. hani ona anlatmıyormuşum, onunla paylaşmıyormuşum diye. oysa ben kimseye anlatmıyorum ki. on beş yaşında reflü olmam bu yüzden. şu an zonaya beş kala olmam bu yüzden. kişisel almasının hiçbir anlamı yok yani. yok, yok tabii de, “herkese karşı tutumum aynı” demekle, “senin başka insanlardan farkın yok” demek ne kadar farklı?

aslında jenna’nın dediği gibi, “kurtarılmak istemiyorum, kurtarılmaya ihtiyacım yok.” refakate ihtiyacım olabilir ama, pek bulamıyorum ondan.