wax audio - south of the grapevine (slayer + marvin gaye mash-up)
(Source: youtube.com)
bay city rollers - bye bye baby
flight of the conchords - friends
if you get drunk and vomit on me
i’ll make sure you get home safely
“lacivert ne?” diye soruyor. afallıyorum. “eee… renk? koyu mavi?” diyebiliyorum sadece. cevabı, “ama şeyin… bokun laciverdi nasıl oluyor, onu bilmiyorum ben,” oluyor. gergin bir şekilde etrafıma bakıyorum. 25 yaşına gelmiş biri nasıl “aynı bokun laciverdi” lafını duymamış olabilor? şaka mı bu? şakaysa gerçekten komik değil. zira saat 03:30 civarı, ve o an bulunduğumuz dehşet veren, 90lar ecstasy partisi (ya da birer adet ahu tuba ve nuri alço’yla tam tadına ulaşabilecek 80ler diskosu) tadındaki bar yüzünden ziyadesiyle gerginim. “demek istediğim, içerisi çok kötü, bu teras da biraz daha farklı olsa da aynı kötülükte,” cümleme yine aklı karışmış bir şekilde bakınca da dayanamayıp o korkunç yeşil ve pembe lazerli yere geri dönüyorum. kalabalık bir grup olmamıza rağmen sadece birkaç kişiyle konuşmuşluğum var; en çok konuştuğum ikinci kişiye gidip “ne olur çıkalım buradan, kafayı kırarım yoksa ben burada,” diyorum.
kolay arkadaş edinen bir insanımdır. “he” deyip geçebildiğim bir insan olmamdan ötürü olsa gerek. ama zorlandığım bir alan var: kendi içinde çok samimi olan arkadaş grubu karşısında dilim tutuluyor, güzel karşim! onların o grup içi şakalı, kıs kıs gülmeli konuşmalarına dahil olamıyorum bir türlü. en fenası da, kendi aralarındaki hiçbir samimiyet derecesini bilmediğim için bana olan davranışlarını ölçemiyor oluşum. “şu kız bana laf mı soktu, yoksa benim de hep yaptığım gibi şakasına sırf üstüme mi oynuyor?”, “bu eleman bana yazıyor mu, yoksa gruptaki diğer hemcinslerimle olan muhabbeti de bu düzeyde mi?” gibi soruları kafamdan atabilmem pek mümkün olmuyor. üniversitede arkadaş edinmek zor derdim, bununla kıyasla hiç değilmiş arkadaş! bir ay boyunca her cumartesi aynı grupla dışarı çıktım, henüz bir şey çözebilmiş değilim. daha da rahatsız bir durum olarak, benim grupla tanışmama vesile olan asıl insan yurtdışına taşındı. iyice boynu bükük kaldım, iyi mi?
sosyalleşmeyi baştan öğreniyorum anne. ama bu sefer bilincim açık, kafam yerinde. birine dışı oduncu içi disko topu gömleğinden ötürü “neil patrick harris misin, broadway sevdalısı?” dememden ve bir başkasına kalabalık bir barda ceketimi giyerken yanlışlıkla yumruk atmamdan ötürü umarım beni dışlamazlar.
yalnız o gömleği bulsam, ben de alırdım.
if you cross the road and a truck struck you
i’ll scrape you up and reconstruct you
oh no!
marina and the diamonds

cause i feel like i’m the worst
so i always act like i’m the best
flight of the conchords - carol brown (choir of ex-girlfriends)
who organized all of my ex-girlfriends into a choir, and got them to sing?
who? who? mm… shut up!
shut up girlfriends from the past
iki hafta önceki yazımda yazmaya planladığımı söylediğim yazıyı yazıyorum sonunda! konuyu az çok belirlemiştim aslında, ama odak noktasına geçen gün pek güzide bir insanla konuşurken karar verdim. günün sonunda ayrılırken “eve gidene kadar inanılmaz kepaze bir anımı düşüneceğim, vardığımda da anlatırım,” demiştim. unuttum sanmasın. unutmadım. onun yerine kepazeliklerimi romans konusuyla sınırlayıp hepsini birden (yani hatırladığım kadarını) anlatmaya, hatta bunları isteyen herkesle paylaşmaya karar verdim. niyeyse. biraz komik diye sanırım. hayatımın hiçbir alanında saçmalamaktan ödün vermiyorum resmen. çok yüksek beklentileriniz olmasın ama. çünkü öyle kahkaha atma komiğinden çok sokakta göz ucuyla yere düştüğünü gördüğünüz birine azıcık bıyık altından gülme komiği. ben diyeceğimi dedim.
(choir:) he’ll always be a boy, he’s a man who never grew up
(jemaine:) i thought i told you to shut up
times like these
foo fighters
i am a little divided
do i stay or run away
and leave it all behind?
35 x 55 x 25 cm ölçülerinde kırmızı bir kutum var. üç senelik lise hayatıma dair ne kadar obje varsa, içinde duruyor. arkadaşlarımın bana (ve hatta beni) yaptığı çizimler, resmen cinslik olsun diye beyaz kağıt üzerine beyaz kalemle yazılmış mektuplar (ışığa doğru tutunca okunuyordu), iki sene boyunca üstümden çıkarmadığımdan rengi solmuş siyah bir bomber jacket, okulun karşısındaki gloria jean’s’ten olduğuna emin olduğum ama neden sakladığımı bir türlü hatırlayamadığım bir adet plastik bardak, yine kimin aldığını bildiğim ama neden o kadar komik olduğunu hatırlayamadığım hotdog şeklinde bir mum, yapı kredi’nin o zamanlar yeni çıkan maskotu vadaa’nın şeffaf kumbarası (sanırım birine mor canavar adını takmıştık), içinde suyu bile duyan lens kutusu (kim bilir kimin. bırak lensi, gözlük bile takmış değilim şu hayatta), hem cd hem de pil kapağı kırık discmanim… daha sayayım mı? yani gerçekten beni aklayacak, bir tarafınıza sürecek aklım olduğunu kanıtlayacak tek bir nesne bile yok.
yıllar içinde o kadar eskimiş ki kutu, hiç yerinden oynatmamama rağmen köşelerinden yırtılmış. bugün sonunda yeni bir tane aldım, yine kırmızı tabii. eşyaları aktarırken de baktım hepsine tek tek, ya ne yapacağıdım yani? saatlerdir onlara gülüyorum, ama bulduğum bir şey var ki, aklım uçtu resmen okuduğumda. kapağında yine o vadaa’nın olduğu bir yapı kredi bankası ajandası. 2005 yılına ait. sayfaları şöyle trrrrttt efektiyle tararken, bir tek sınav tarihi dışında hiçbir bok yazmadığımı fark ettim. ajanda tutmayı hiçbir zaman becerememişimdir. zannetmeyin ki “carpe that fucking diem” gibi bir mottom var da o yüzden sevmiyorum bu işi. baya beceremediğimden. unuturum + üşenirim. durum bu. sonra aklıma doğum günüme bakmak geldi, narsist bir insan olarak bir şey yazdıysam, oraya yazmışımdır dedim. yazmışım tabii, yazmaz olur muyum! hem de baya bir yıl öncesinden o tarihteki deniz’e yazmışım:
“gittiğin uzakta buldun mu kendini? (bu cümle nasıl ağzıma sıçtı anlatamam) beni yok yaptın mı? (nokta, virgül değiştirmeden aktardığımın kanıtı) kimlerin ter kokusu mutlu ediyor seni? (o zamanlar romantikmişim) sarhoş olduğunda kahveni kim getiriyor? (oysa kahve sevmem, midemi de rahatsız eder) kimlerin saati sana çeyrek var? (bak bunu çok sevdim) tanrı utandırmıyor mu artık doğruyu söylemediğinde? (ilginç, zira hayatım boyunca dua etmişliğim bile yok) hiç arkadaşın kaldı mı? (ay yok artık!) kim güldürüyor seni? (meşru bir soru) hepsini boşver de, hala deodorant şişesine şarkı söylüyor musun salak salak? (cevap ortada)
ben hala sakallıyım. nokta.”
ya inside joke’u anlamayan insan olmak hoş bir şey değil, ama kendi inside joke’unu anlamamak ne kadar pis bir şeymiş! “sakallıyım” ne demek monako? sakal ne? yok yok, kutuyu toptan çöpe atsam en iyisi.
it’s times like these you learn to live again
it’s times like these you give and give again
i love playin' with fire
the runaways
i love playin’ with fire
and i don’t wanna get burned
temmuz ayı öyle bir geldi ki, artık 2012’ye en kötü yılım demem mümkün değil. harika şeyler olduğundan değil ama, tanımlayacak sıfat bulamadığımdan. “değişik,” “acayip,” “ilginç” gibi anlaşılmaz ve belirsiz kelimeler kullanabiliyorum ancak. bir hafta içinde o kadar acayip olaylar geldi ki başıma. hatta daha şu şarkıyı yüklerken bile enteresan mesajlar almaya devam ediyorum. daha ayın 4’üyken z.’ye neler yaşadığımı anlattığımda, “senin ne biçim bir hayatın var ya?!” demişti, şaşkın, biraz üzgün ve gülerek. chandler bing’in de diyeceği gibi, “could i be any vaguer?” ama hiiiiç ayrıntı verilecek, hatta adı bile anılacak insanlar/durumlar/hareketler değil. biraz da bundan dolayı bu sefer “ben öyle duruyorum sadece, üstüme üstüme geliyorlar,” diyemiyorum. ben de çok fena kaşınıyorum çünkü. bir başka alıntı yapmak gerekirse:
“kutuyu açtım, genşler.”
- pandora
i love playin’ with fire
and i don’t think i’ll ever learn
childish gambino - heartbeat
nasıl olduysa itülüler beni aralarına kabul etmiş, ben hala bunu dinliyorum. mutluluk akademide değil miymiş yoksa?
yok yok, okuyayım ben daha. donald glover da nyu’dan mezun, belki onun kadar zeki olabilirim.
le peuple de l’herbe - parler le fracas
tarzı ne olursa olsun, müziğin en güzel ve güçlü şekli protest olanı.
kırmızı alarm!
tiyatroların ve barikatların rengi gibi kırmızı
baby don't you cry
quincy coleman
belki de yemek sevmediğim için böyleyimdir. yapmasını da, yemesini de sevmediğimden. bir şeylere nasıl başlanacağını bilmiyor olmamın da etkisi olabilir. durduğum yerde kırk saat düşünürüm hep o ilk cümle için. hatta kim bilir, belki de masamda bir buçuk aydır aynı yerde duran, yağmurdan parça pinçik olmuş stockholm haritasını alıp da hala bir yerlere kaldırmadığımdandır.
yirmi üç buçuk yıllık hayatımın en çirkin (hatta çikin), en pislik (hatta pisluk) yarıyılını geçiriyorum. ha tabii bu yarıyılın bitmesine bir ay daha var, ancak hiçbir şey geçen beş ayı düzeltemezmiş gibi geliyor. tam bir sene önce de aynı şeyi düşünüyordum aslında. ama o zamanlar “hadi az kaldı bak, geçiyor. şu anki çilelerinin hepsi, sonradan rahat etmem için” diye kendimi avutuyordum. işte şimdi görüyorum ki, sonradan rahat etmiyor insan. ya da dur, neden genel konuşuyorum? sonradan rahat etmedim lan! ben etmedim. ben rahatsızım. ben sıkıntılıyım.
ohh be. gizli mizli olmadan açık açık özne kullanmak ne güzelmiş! en temel derdim de bu sanırım. “ben” ne yapıyorum, ne düşünüyorum, ne hissediyorum, ne seviyorum, bunları hiç ifade etmemem. e sonra ifade edince ne oluyor, kimse alışık olmadığı için ya yine önem verilmiyor, ya da işler o güne kadar böyle yürümediği için işine gelmeyenler prrrrtt! (prrrt nedir, ne değildir o kadar önemli değil. kırk yılda bir şikayet ediyorum, lütfen devam edeyim.)
şimdi buldum ama asıl nedeni. neden, benim derdimi tasamı anlatmayı bilmemem, yardım isteyememem. dört yaşındayken bile surat beş karış eve geldiğimde “neyin var?” diye soranlara “annatmicam işte!” demem, aile arasında hala şaka ve komiklik konusu. annem dışında. annem hala üstüne alınmayı tercih ediyor. hani ona anlatmıyormuşum, onunla paylaşmıyormuşum diye. oysa ben kimseye anlatmıyorum ki. on beş yaşında reflü olmam bu yüzden. şu an zonaya beş kala olmam bu yüzden. kişisel almasının hiçbir anlamı yok yani. yok, yok tabii de, “herkese karşı tutumum aynı” demekle, “senin başka insanlardan farkın yok” demek ne kadar farklı?
aslında jenna’nın dediği gibi, “kurtarılmak istemiyorum, kurtarılmaya ihtiyacım yok.” refakate ihtiyacım olabilir ama, pek bulamıyorum ondan.