I love all sailors, but hate the beach.

le peuple de l’herbe - parler le fracas

tarzı ne olursa olsun, müziğin en güzel ve güçlü şekli protest olanı.

kırmızı alarm!
tiyatroların ve barikatların rengi gibi kırmızı

Hey nerds!

sonra vay efendim tina fey’i neden seviyorum, 30 rock’ın nesi komik.

liz lemon paralel evrendeki deniz’in geleceği de o yüzden.

(Source: msllemon)

[Flash 9 is required to listen to audio.]

baby don't you cry
quincy coleman

belki de yemeği sevmediğim için böyleyimdir. yapmasını da, yemesini de sevmediğimden. bir şeylere nasıl başlanacağını bilmiyor olmamın da etkisi olabilir. durduğum yerde kırk saat düşünürüm hep o ilk cümle için. hatta kim bilir, belki de masamda bir buçuk aydır aynı yerde duran, yağmurdan parça pinçik olmuş stockholm haritasını alıp da hala bir yerlere kaldırmadığımdandır.

yirmi üç buçuk yıllık hayatımın en çirkin (hatta çikin), en pislik (hatta pisluk) yarıyılını geçiriyorum. ha tabii bu yarıyılın bitmesine bir ay daha var, ancak hiçbir şey geçen beş ayı düzeltemezmiş gibi geliyor. tam bir sene önce de aynı şeyi düşünüyordum aslında. ama o zamanlar “hadi az kaldı bak, geçiyor. şu anki çilelerinin hepsi, sonradan rahat etmem için” diye kendimi avutuyordum. işte şimdi görüyorum ki, sonradan rahat etmiyor insan. ya da dur, neden genel konuşuyorum? sonradan rahat etmedim lan! ben etmedim. ben rahatsızım. ben sıkıntılıyım.

ohh be. gizli mizli olmadan açık açık özne kullanmak ne güzelmiş! en temel derdim de bu sanırım. “ben” ne yapıyorum, ne düşünüyorum, ne hissediyorum, ne seviyorum, bunları hiç ifade etmemem. e sonra ifade edince ne oluyor, kimse alışık olmadığı için ya yine önem verilmiyor, ya da işler o güne kadar böyle yürümediği için işine gelmeyenler prrrrtt! (prrrt nedir, ne değildir o kadar önemli değil. kırk yılda bir şikayet ediyorum, lütfen devam edeyim.)

şimdi buldum ama asıl nedeni. neden, benim derdimi tasamı anlatmayı bilmemem, yardım isteyememem. dört yaşındayken bile surat beş karış eve geldiğimde “neyin var?” diye soranlara “annatmicam işte!” demem, aile arasında hala şaka ve komiklik konusu. annem dışında. annem hala üstüne alınmayı tercih ediyor. hani ona anlatmıyormuşum, onunla paylaşmıyormuşum diye. oysa ben kimseye anlatmıyorum ki. on beş yaşında reflü olmam bu yüzden. şu an zonaya beş kala olmam bu yüzden. kişisel almasının hiçbir anlamı yok yani. yok, yok tabii de, “herkese karşı tutumum aynı” demekle, “senin başka insanlardan farkın yok” demek ne kadar farklı?

aslında jenna’nın dediği gibi, “kurtarılmak istemiyorum, kurtarılmaya ihtiyacım yok.” refakate ihtiyacım olabilir ama, pek bulamıyorum ondan.

fembotinahoneypot:

traal gezegeninde yaşayan ravenous bugblatter beast of trall önüne gelen her şeyi yer. onu öldürmek imkansızdır. bu canavarla başa çıkabilmek için, kişi kafasına bir havlu sarmalıdır. yaratık o kadar anlaşılmaz bir derecede salaktır ki, biri onu göremiyorsa, o da o kişiyi göremiyor sanar. 

havlu gününüz kutlu ve mutlu olsun sevgili otostopçular!

a-aa yoksa siz hala “o ne ve nasıl kutlarım?” diyenlerden misiniz?

yine bir 25 mayıs, yine douglas adams aşkımdan öldüğüm bir gün. 

so be wise, because the world needs more wisdom. and if you cannot be wise, pretend to be someone who is wise and then just behave like they would.

- neil gaiman (x)

[Flash 9 is required to listen to audio.]

dolphins
joby talbot

  • “it is an important and popular fact that things are not always what they seem.”
  • yine tembelliğimden maddeli bir yazıyla karşınızdayım sevgili okuyucular. (niye böyle havalara giriyorsam artık. toplamda sekiz kişiye falan hitap ediyorum, üçünün tambılırı bile yok. neyse.) umuyorum ki bugünleri de atlatacağım ve salak, saçma ve gülünç anılarımı  uzun uzun yazacağım buraya. evet evet, yakında çıkarım bu halden. yaz gelmeyeydi iyiydi ama.
  • aslında eminem ve fred durst‘le empati kurabildiğimi (anlamak değil bak, ciddi ciddi “beni diyoaa!” ruh haline girmek) fark ettiğim gün bir sıkıntım olduğunu çakmalıydım. nasıl olabilir ya, nasıl?
  • tambılırımı güncelleyip güncellemediğimin farkında olmuyorum genellikle. yapmak zorunda olduğum işleri ertelemek için günde sayısız kez bızdıkladığım için, bana hep buradaymışım gibi geliyor. sonra kendi sayfamı açıp bakınca haftalardır bir şey yapmadığımı görüyorum. bakınız son 20 gün. kendimi kınıyorum. oysa narsizmimi herkesin (i.e. bu yazıyı okuyan bir avuç kişinin) gözüne sokmam ve dünyayla paylaşmam gerekiyor. bana hiç yakış tıramadım.
  • aslında şu an sözleşme çevirisi yapmam gerekli. tabii ki yapmıyorum ama, ne sandın? ertelemediğim tek bir eylem olmadı bugüne kadar. hatta geçen gün bir arkadaşım “işemeye gitmek hariçtir o,” dedi, “yoo, onu da erteliyorum,” dedim. çünkü erteliyorum. bizde yalan yok.
  • çeviri yapmak raks, ama teknik çeviri saks. dakikada bir kelime yazıyorsam yine iyiyimdir. zorla okula götürülen çocuk gibi “ama istemiyoruuuğğğuğğğmmm!” diye ağlayasım var. çocukken hiç ağlak ve zırlak değildim, acısını çıkarmanın tam vakti bence. ov yes.
  • bir konsolosluğunun iş ilanını gördüm. galiba başvuracağım. bugüne kadar çok arkadaşımla kararsızlığı konusunda dalga geçtim ama benim diplomasiyle aşk - nefret ilişkim hepsini geçiyor artık. höğf. alırlarsa iyi para kazanırım yannız. hepinize çukulata yaptırıp yollarım lan girersem (yapmışlığım var, bilinsin). hadi yine iyisiniz, havadan kaptınız şokoladeyi, oh!
  • az kalsın unutuyordum. bugün (aslında 13 mayıs) çok ulvi bir gündü. daha doğrusu, çok kritik bir gündü. şöyle bir hadise gelmişti başıma, karar anı bugündü işte. aklımdan (hatta benim akıl sağlımı düşünen arkadaşlarımın da aklından) çıktı gitti artık. ya yok inandığımdan değil bak. olayın içeriği beni çok geriyor, o yüzden. yoksa kahve falını hiç ciddiye almayışım, insanlara velociraptorlu, chiquita’nın yüzü olan kadının striptizcilik yaptığı yolcu gemili fallar bakmamdan belli. bir de rorschah testi yaptırsam neler çıkar kim bilir. aslında annem yapmıştı bir kere lan. sonucu ne çıktı hala bilmiyorum. önemli olsa söylerdi herhalde. geçelim.
  • ideal işimi buldum. sevdiğim şeyler: anadil ve yabancı dillerle uğraşmak, siyaset ve komedyanın her türlüsü. ilk ikisinin birleşimi, konsolosluk işi olabilir (aslında siyasetle değil bürokrasiyle ilgisi var da anlatacağım şey için kalıba sokmam gerekiyor, sabrediverin). son ikisinin birleşiminin en başarılı örnekleri ise, the daily show with jon stewart ve the colbert report. ikisinin de ingilizce olduğu düşünülürse, ben de bu dilde yaparsam hepsi birleşmiş oluyor. yani the daily show’da “muhabir” olsam resmen rüya işimi kapmış oluyorum. çok zekiyim. geriye sadece keşfedilmek kaldı (yazar burada içe doğru ağlıyor).
  • artık sorumluluklarımdan kaçamayacağım ama galiba. o yüzden şimdi çevirime geri dönmek zorundayım. işveren ve yüklenici beni bekliyor. müğ.

beni infinite scroll’lu sayfalarda home tuşsuz bıraktın.

ben de özelliği devre dışı bıraktım, sayfa sayfa bakıyorum.

her şeyin bir çaresi var hacıt, sıkma canını.


yukarıdaki fotoğraf, 14 nisan sabahı çekildi. bu nisanda, evet. ülke sınırları dahilinde değil, o ayrı. stockholm orası. sürekli “soğuk severim ki ben. karmış, yağmurmuş peheeyy!” diye atıp tuttuğum için gittiğim her yerde yağışlı havaya yakalandım. aa tabii ki benim yüzümden. lütfen, her şey benimle ilgili.
bir daha da “hiç tek başıma birkaç günlüğüne başka bir şehre, hatta ülkeye gezmeye gitmedim,” demem. asıl planlanan bu değildi, ama olsun. kendim de birileriyle tanışmadım değil şimdi, yalan olmasın. hehe. ama e.’yi görebilsem eminim çok daha fazla eğlenirdim. ayh alnımıza ne yazıldıysa o, valla tambılır hanımcığım.
ya dur bak. keyfim yerinde falan diyorum da, o kadar da değil. sinirimi bozdu tabii bir şeyler, bozmaz olur mu? stockholm, tam bir yakışıklı genç babalar şehri. kafamı kaldırımdan kaldıramadım bir yerden sonra. bebek arabalarıyla köşe kapmaca oynamak zorunda kaldım. oğlum yapamıyorum diyorum çocuklarla, noğlur uzak tutun şunları benden ya. ağlarım. bu arada, birkaç hafta önce başak (kendisinden tekrar bahsediciim), robbie williams’ın “and all the best women are married, all the handsome men are gay” önermesini twitter’da “… all the handsome men are long distance” olarak sunduğunda, tepkim “HAY AĞZINI ÖPEYİM” şeklinde olmuştu. artık benim de bir önerim var: “… and all the handsome men are dads.” hay bin kunduz ya. bana kaderimin bir oyunu mu bu? ayrıca bu lafı buraya yazdım, ama adı lazım olmayan biri gelip görecek ve anladığı tek dildeki laf da o olduğu için çok fena yanlış anlayacak diye korkuyorum. twitter’ımı bulduysa, tumblr açıp takip etmeye başlaması da yazı bulmaz herhalde. aman, evlerden ırak.

kendimi fotoğraflara dahil etme çabam.
başak demişken… bir de tüm arkadaşlarıma adlarının baş harfiyle hitap ediyorken kendisinin adını kullanmamın sebebi, kendisinin de bir zamanlar burada yazıyor olması. figarogazoz idi başak-chan. ben her ne kadar doğum günü hediyesini ona götürmeyi unutsam da, o süper ev sahibeliği yaptı bana. ama yağmur yağarken beremi verdiğim için biraz da olsa sempati points toplamışımdır bence. (onaylıyorsan iki menşın, beğenmediysen bir whatsapp mesajı at. hehe)
hayatım boyunca paris’te toplam on gün bile bulunmamama rağmen gidip orada yaşayan iki insanı tanıştırdım, hatta bir tanesini de daha önce onun gitmediği ama benim gittiğim bir yere götürdüm. neler yapıyorum ben, nasıl absürt işlere bulaşıyorum? o iki insan kenks olursa çok mutlu olurum ama bak.
mezun olduktan sonra çok tutturdum “banne gitmem fransa’ya yeaa!” diye, ama ne yapsam, gitsem mi artık? aklımı kaybetmeden yaşayabilir miyim oralarda? mümkün mü bu? off galiba oturup karar vermem lazım artık.
gelecek hakkında düşünmedikçe, gelecek hiç gelmeyecek diye düşünüyorum. gibi geliyor. gibi gibi.
neyse, biraz da konuşayım da biraz daha erteleyeyim.

paris’te sadece çiçek, böcek, kuş ve grafiti çektim. bu da paris’ten. yersen yani.
bir de oraya buraya yolculuklarım sırasında bana asıl ev sahibeliğini yapan d.’ye teşekkürlerimi iletmek istiyorum. buradan, bruges’deki anneme… der gibi oldu. olsun. bir yerde beni besledi, büyüttü. yani elleriyle portakal soydu bana. karşısında boynum bükük. o bana kalacak yer verdi, ben de onu güldürdüm. bir yerde kral(içe) - soytarı ilişkisi. yerimi biliyorum yani d., merak etme!
belçika’ya gittim ve bir kere bile çikolata yemedim. şaka değil. kendimi tuttuğumdan değil, aklıma bile gelmedi lan! nasıl oldu ben de anlamadım. ayrıca sadece birer kere de waffle ve pattis yedim. bu da fazlasıyla şaşırtıcı. neyse, yeterince bira içtim. hehe. o da arpa, o da buyday ne de olsa. kan yapar, tok tutar anacım. oyyy iç!
robbie williams’a da fena takıldım yalnız. negzel bir adamsın sen öyle. gelsin no regrets, gitsin let me entertain you. ayrıca şunu izleyeyim dedim, alt yazı isveççe çıktı, iyi mi? herhangi bir şeye biraz bile inançlı biri olsam, kader diyeceğim. ama hiç olmadığım için algıda seçicilik diyeceğim sadece. sonra da geçeceğim. 
hatta geçtim.
belçika’ya giderken, görme ihtimalim olan insandan ötürü biraz gergindim. ama gördüğüm an anladım ki, hiç gerek yokmuş. içimde bir şey kalmamış çünkü. özlemişim sadece. onunla konuşmayı özlemişim. onunla gülmeyi özlemişim. hala benim için özel bir insan, onun bana dediklerine bakılırsa ben de onun için öyleyim. o kadar. gitmeden önce de biraz farkındaydım aslında bunun. bırakmak istemiyordum sadece; belki alışkanlıktan, belki tembellikten. ne fark eder? neyse. çok iyi arkadaş olalım, hep konuşalım istiyorum. hep hep hep. çünkü ne kadar çok arkadaşım varsa, yakın arkadaşlarım bir o kadar az. oturup derdimi anlattıklarım ise onlardan da az. sadece senede bir kere gördüğümde konuşmak yetmiyor işte o yüzden.
hollandalı bir arkadaşım, “sürekli o ülkeye, sonra bir diğerine gitmek, insanlarla tanışmak elbette çok güzel bir şey. insana çok şey katıyor. ama aynı zamanda yakınlık kurduğun her insanda bir parçan kalıyor, belki de biraz eksiliyorsun üzülmekten. istediğin zaman görememek, konuşamamak yoruyor insanı,” demişti. her aklıma geldiğinde hak veriyorum. haklı, çok haklı çocuk.
  • yukarıdaki fotoğraf, 14 nisan sabahı çekildi. bu nisanda, evet. ülke sınırları dahilinde değil, o ayrı. stockholm orası. sürekli “soğuk severim ki ben. karmış, yağmurmuş peheeyy!” diye atıp tuttuğum için gittiğim her yerde yağışlı havaya yakalandım. aa tabii ki benim yüzümden. lütfen, her şey benimle ilgili.
  • bir daha da “hiç tek başıma birkaç günlüğüne başka bir şehre, hatta ülkeye gezmeye gitmedim,” demem. asıl planlanan bu değildi, ama olsun. kendim de birileriyle tanışmadım değil şimdi, yalan olmasın. hehe. ama e.’yi görebilsem eminim çok daha fazla eğlenirdim. ayh alnımıza ne yazıldıysa o, valla tambılır hanımcığım.
  • ya dur bak. keyfim yerinde falan diyorum da, o kadar da değil. sinirimi bozdu tabii bir şeyler, bozmaz olur mu? stockholm, tam bir yakışıklı genç babalar şehri. kafamı kaldırımdan kaldıramadım bir yerden sonra. bebek arabalarıyla köşe kapmaca oynamak zorunda kaldım. oğlum yapamıyorum diyorum çocuklarla, noğlur uzak tutun şunları benden ya. ağlarım. bu arada, birkaç hafta önce başak (kendisinden tekrar bahsediciim), robbie williams’ın “and all the best women are married, all the handsome men are gay” önermesini twitter’da “… all the handsome men are long distance” olarak sunduğunda, tepkim “HAY AĞZINI ÖPEYİM” şeklinde olmuştu. artık benim de bir önerim var: “… and all the handsome men are dads.” hay bin kunduz ya. bana kaderimin bir oyunu mu bu? ayrıca bu lafı buraya yazdım, ama adı lazım olmayan biri gelip görecek ve anladığı tek dildeki laf da o olduğu için çok fena yanlış anlayacak diye korkuyorum. twitter’ımı bulduysa, tumblr açıp takip etmeye başlaması da yazı bulmaz herhalde. aman, evlerden ırak.

kendimi fotoğraflara dahil etme çabam.

  • başak demişken… bir de tüm arkadaşlarıma adlarının baş harfiyle hitap ediyorken kendisinin adını kullanmamın sebebi, kendisinin de bir zamanlar burada yazıyor olması. figarogazoz idi başak-chan. ben her ne kadar doğum günü hediyesini ona götürmeyi unutsam da, o süper ev sahibeliği yaptı bana. ama yağmur yağarken beremi verdiğim için biraz da olsa sempati points toplamışımdır bence. (onaylıyorsan iki menşın, beğenmediysen bir whatsapp mesajı at. hehe)
  • hayatım boyunca paris’te toplam on gün bile bulunmamama rağmen gidip orada yaşayan iki insanı tanıştırdım, hatta bir tanesini de daha önce onun gitmediği ama benim gittiğim bir yere götürdüm. neler yapıyorum ben, nasıl absürt işlere bulaşıyorum? o iki insan kenks olursa çok mutlu olurum ama bak.
  • mezun olduktan sonra çok tutturdum “banne gitmem fransa’ya yeaa!” diye, ama ne yapsam, gitsem mi artık? aklımı kaybetmeden yaşayabilir miyim oralarda? mümkün mü bu? off galiba oturup karar vermem lazım artık.
  • gelecek hakkında düşünmedikçe, gelecek hiç gelmeyecek diye düşünüyorum. gibi geliyor. gibi gibi.
  • neyse, biraz da konuşayım da biraz daha erteleyeyim.

paris’te sadece çiçek, böcek, kuş ve grafiti çektim. bu da paris’ten. yersen yani.

  • bir de oraya buraya yolculuklarım sırasında bana asıl ev sahibeliğini yapan d.’ye teşekkürlerimi iletmek istiyorum. buradan, bruges’deki anneme… der gibi oldu. olsun. bir yerde beni besledi, büyüttü. yani elleriyle portakal soydu bana. karşısında boynum bükük. o bana kalacak yer verdi, ben de onu güldürdüm. bir yerde kral(içe) - soytarı ilişkisi. yerimi biliyorum yani d., merak etme!
  • belçika’ya gittim ve bir kere bile çikolata yemedim. şaka değil. kendimi tuttuğumdan değil, aklıma bile gelmedi lan! nasıl oldu ben de anlamadım. ayrıca sadece birer kere de waffle ve pattis yedim. bu da fazlasıyla şaşırtıcı. neyse, yeterince bira içtim. hehe. o da arpa, o da buyday ne de olsa. kan yapar, tok tutar anacım. oyyy iç!
  • robbie williams’a da fena takıldım yalnız. negzel bir adamsın sen öyle. gelsin no regrets, gitsin let me entertain you. ayrıca şunu izleyeyim dedim, alt yazı isveççe çıktı, iyi mi? herhangi bir şeye biraz bile inançlı biri olsam, kader diyeceğim. ama hiç olmadığım için algıda seçicilik diyeceğim sadece. sonra da geçeceğim. 
  • hatta geçtim.
  • belçika’ya giderken, görme ihtimalim olan insandan ötürü biraz gergindim. ama gördüğüm an anladım ki, hiç gerek yokmuş. içimde bir şey kalmamış çünkü. özlemişim sadece. onunla konuşmayı özlemişim. onunla gülmeyi özlemişim. hala benim için özel bir insan, onun bana dediklerine bakılırsa ben de onun için öyleyim. o kadar. gitmeden önce de biraz farkındaydım aslında bunun. bırakmak istemiyordum sadece; belki alışkanlıktan, belki tembellikten. ne fark eder? neyse. çok iyi arkadaş olalım, hep konuşalım istiyorum. hep hep hep. çünkü ne kadar çok arkadaşım varsa, yakın arkadaşlarım bir o kadar az. oturup derdimi anlattıklarım ise onlardan da az. sadece senede bir kere gördüğümde konuşmak yetmiyor işte o yüzden.
  • hollandalı bir arkadaşım, “sürekli o ülkeye, sonra bir diğerine gitmek, insanlarla tanışmak elbette çok güzel bir şey. insana çok şey katıyor. ama aynı zamanda yakınlık kurduğun her insanda bir parçan kalıyor, belki de biraz eksiliyorsun üzülmekten. istediğin zaman görememek, konuşamamak yoruyor insanı,” demişti. her aklıma geldiğinde hak veriyorum. haklı, çok haklı çocuk.
Apr 5
[Flash 9 is required to listen to audio.]

so-called chaos
alanis morissette

heartburn and headaches and soon-to-be ulcers
compulsive yearnings non-stop to please others

gidiyorum ben. belçika’ya gidiyorum. başka yerlere de gidiyorum ama neyse, onlar benzer bir gerilim yaratmıyor bünyemde. iki hafta yokum. bu süre boyunca bissürü arkadaşımı göreceğim belki, evet. ama biliyorum ki yine en çok ipod’um bana eşlik edecek. içinde ol(may)anlardan fazlasıyla gurur duyuyorum. mesela şimdiye kadar buraya koyduğum hiçbir şarkı yok. şimdi aratıp da tek tek yazdırtmayın bana, rica ediyorum. kendi elimi sıkıyorum, sırtıma vuruyorum bu başarı için. iki istisnası var ama: bu ve the middle. çünkü the middle, insana resmen sarılan, başını okşayan bir şarkı. keyfin iyice yerine gelirse, yanaklarını da sıkıyor. öyle bir sempatik, öyle bir pofidik

“banne yea!” çekiyorum iki haftalığına. umarım bu sefer de oraya “banne yea!” çekerek dönmem. 20 nisana kadar hoşça kalınız. bay. adyö. çav. adios. çüs. sayonara. tamam yeter.

won’t be mayhem if I’m ruled by my own ruleless-ness
my fire won’t quell and I’ll be harm-free and distress-less

Apr 3
[Flash 9 is required to listen to audio.]

crystal ball
pink

oh, i’ve had my chances and i’ve taken them all
just to end up right back here on the floor
to end up right back here in on the floor

buraya paragrafları yazıp yazıp sildim. çünkü, dert nasıl anlatılır bilmiyorum. çünkü, neredeyse hiç yapmadığım, yapamadığım bir şey. gördüm ki hala yapamıyormuşum. kötümserleştikçe kendini mizaha veren, “aç da kendi götüne gül” lafına hep “e başka işim yok ki zaten” şeklinde cevaplayan yılların deniz’i, 21. yüzyılın en komik, hatta zekice komik şeyi olan arrested development’ta bile bölüm başına bir ehe‘yle yetiniyorsa gerçekten bir sorun var demektir. 

başıma gelen şeyleri bir kenara bırakırsak, asıl sıkıntım inandığım hiçbir şey olmaması sanırım. onu da kastetmeme rağmen illa ilahi bir inançtan bahsetmiyorum. herhangi bir şeye. ne olursa olsun, bir şeye. yok. çocukken biraz idealisttim mesela. o zamanlar da kötümser olmama rağmen yine de hümanisttim. büyüyünce öyle şeyler yapacaktım ki, bir insanı bile biraz olsun etkilesem, hayatı değişecekti. idealizm ve hümanizmin yanına narsizmi de eklemeliyiz, belli. büyüdükçe bu üçlüden geriye bir tek narsizm kaldı, o da zaten hep sağlam olmayan temeller üzerine kurulur. ama onu da kaybedersem bırak üstümü değiştirmeye, yataktan çıkmaya bile isteğim olmaz. bari hayali dünyamda süper insan olarak kalayım. hezeyanlarımı bana bırakın.

olay şu ki, hevesim ziyadesiyle narin. bir kere kırıldı mı, kendimi toparlamam çok uzun sürüyor. soluklanma bahanesiyle oturduğum yerde katatonik kalmaktan kurtulabilirsem bu sefer, belki bir şeyler değişir. umarım, anlatmak zorunda kalmadan atlatırım bu evreyi.

the cracks in the crystal,
the cracks in the crystal ball