beni infinite scroll’lu sayfalarda home tuşsuz bıraktın.
ben de özelliği devre dışı bıraktım, sayfa sayfa bakıyorum.
her şeyin bir çaresi var hacıt, sıkma canını.
le peuple de l’herbe - parler le fracas
tarzı ne olursa olsun, müziğin en güzel ve güçlü şekli protest olanı.
kırmızı alarm!
tiyatroların ve barikatların rengi gibi kırmızı
Hey nerds!
sonra vay efendim tina fey’i neden seviyorum, 30 rock’ın nesi komik.
liz lemon paralel evrendeki deniz’in geleceği de o yüzden.
(Source: msllemon)
baby don't you cry
quincy coleman
belki de yemeği sevmediğim için böyleyimdir. yapmasını da, yemesini de sevmediğimden. bir şeylere nasıl başlanacağını bilmiyor olmamın da etkisi olabilir. durduğum yerde kırk saat düşünürüm hep o ilk cümle için. hatta kim bilir, belki de masamda bir buçuk aydır aynı yerde duran, yağmurdan parça pinçik olmuş stockholm haritasını alıp da hala bir yerlere kaldırmadığımdandır.
yirmi üç buçuk yıllık hayatımın en çirkin (hatta çikin), en pislik (hatta pisluk) yarıyılını geçiriyorum. ha tabii bu yarıyılın bitmesine bir ay daha var, ancak hiçbir şey geçen beş ayı düzeltemezmiş gibi geliyor. tam bir sene önce de aynı şeyi düşünüyordum aslında. ama o zamanlar “hadi az kaldı bak, geçiyor. şu anki çilelerinin hepsi, sonradan rahat etmem için” diye kendimi avutuyordum. işte şimdi görüyorum ki, sonradan rahat etmiyor insan. ya da dur, neden genel konuşuyorum? sonradan rahat etmedim lan! ben etmedim. ben rahatsızım. ben sıkıntılıyım.
ohh be. gizli mizli olmadan açık açık özne kullanmak ne güzelmiş! en temel derdim de bu sanırım. “ben” ne yapıyorum, ne düşünüyorum, ne hissediyorum, ne seviyorum, bunları hiç ifade etmemem. e sonra ifade edince ne oluyor, kimse alışık olmadığı için ya yine önem verilmiyor, ya da işler o güne kadar böyle yürümediği için işine gelmeyenler prrrrtt! (prrrt nedir, ne değildir o kadar önemli değil. kırk yılda bir şikayet ediyorum, lütfen devam edeyim.)
şimdi buldum ama asıl nedeni. neden, benim derdimi tasamı anlatmayı bilmemem, yardım isteyememem. dört yaşındayken bile surat beş karış eve geldiğimde “neyin var?” diye soranlara “annatmicam işte!” demem, aile arasında hala şaka ve komiklik konusu. annem dışında. annem hala üstüne alınmayı tercih ediyor. hani ona anlatmıyormuşum, onunla paylaşmıyormuşum diye. oysa ben kimseye anlatmıyorum ki. on beş yaşında reflü olmam bu yüzden. şu an zonaya beş kala olmam bu yüzden. kişisel almasının hiçbir anlamı yok yani. yok, yok tabii de, “herkese karşı tutumum aynı” demekle, “senin başka insanlardan farkın yok” demek ne kadar farklı?
aslında jenna’nın dediği gibi, “kurtarılmak istemiyorum, kurtarılmaya ihtiyacım yok.” refakate ihtiyacım olabilir ama, pek bulamıyorum ondan.
traal gezegeninde yaşayan ravenous bugblatter beast of trall önüne gelen her şeyi yer. onu öldürmek imkansızdır. bu canavarla başa çıkabilmek için, kişi kafasına bir havlu sarmalıdır. yaratık o kadar anlaşılmaz bir derecede salaktır ki, biri onu göremiyorsa, o da o kişiyi göremiyor sanar.
havlu gününüz kutlu ve mutlu olsun sevgili otostopçular!
a-aa yoksa siz hala “o ne ve nasıl kutlarım?” diyenlerden misiniz?
yine bir 25 mayıs, yine douglas adams aşkımdan öldüğüm bir gün.
so be wise, because the world needs more wisdom. and if you cannot be wise, pretend to be someone who is wise and then just behave like they would.
- neil gaiman (x)
dolphins
joby talbot
ben de özelliği devre dışı bıraktım, sayfa sayfa bakıyorum.
her şeyin bir çaresi var hacıt, sıkma canını.

kendimi fotoğraflara dahil etme çabam.

paris’te sadece çiçek, böcek, kuş ve grafiti çektim. bu da paris’ten. yersen yani.
so-called chaos
alanis morissette
heartburn and headaches and soon-to-be ulcers
compulsive yearnings non-stop to please others
gidiyorum ben. belçika’ya gidiyorum. başka yerlere de gidiyorum ama neyse, onlar benzer bir gerilim yaratmıyor bünyemde. iki hafta yokum. bu süre boyunca bissürü arkadaşımı göreceğim belki, evet. ama biliyorum ki yine en çok ipod’um bana eşlik edecek. içinde ol(may)anlardan fazlasıyla gurur duyuyorum. mesela şimdiye kadar buraya koyduğum hiçbir şarkı yok. şimdi aratıp da tek tek yazdırtmayın bana, rica ediyorum. kendi elimi sıkıyorum, sırtıma vuruyorum bu başarı için. iki istisnası var ama: bu ve the middle. çünkü the middle, insana resmen sarılan, başını okşayan bir şarkı. keyfin iyice yerine gelirse, yanaklarını da sıkıyor. öyle bir sempatik, öyle bir pofidik.
“banne yea!” çekiyorum iki haftalığına. umarım bu sefer de oraya “banne yea!” çekerek dönmem. 20 nisana kadar hoşça kalınız. bay. adyö. çav. adios. çüs. sayonara. tamam yeter.
won’t be mayhem if I’m ruled by my own ruleless-ness
my fire won’t quell and I’ll be harm-free and distress-less
crystal ball
pink
oh, i’ve had my chances and i’ve taken them all
just to end up right back here on the floor
to end up right back here in on the floor
buraya paragrafları yazıp yazıp sildim. çünkü, dert nasıl anlatılır bilmiyorum. çünkü, neredeyse hiç yapmadığım, yapamadığım bir şey. gördüm ki hala yapamıyormuşum. kötümserleştikçe kendini mizaha veren, “aç da kendi götüne gül” lafına hep “e başka işim yok ki zaten” şeklinde cevaplayan yılların deniz’i, 21. yüzyılın en komik, hatta zekice komik şeyi olan arrested development’ta bile bölüm başına bir ehe‘yle yetiniyorsa gerçekten bir sorun var demektir.
başıma gelen şeyleri bir kenara bırakırsak, asıl sıkıntım inandığım hiçbir şey olmaması sanırım. onu da kastetmeme rağmen illa ilahi bir inançtan bahsetmiyorum. herhangi bir şeye. ne olursa olsun, bir şeye. yok. çocukken biraz idealisttim mesela. o zamanlar da kötümser olmama rağmen yine de hümanisttim. büyüyünce öyle şeyler yapacaktım ki, bir insanı bile biraz olsun etkilesem, hayatı değişecekti. idealizm ve hümanizmin yanına narsizmi de eklemeliyiz, belli. büyüdükçe bu üçlüden geriye bir tek narsizm kaldı, o da zaten hep sağlam olmayan temeller üzerine kurulur. ama onu da kaybedersem bırak üstümü değiştirmeye, yataktan çıkmaya bile isteğim olmaz. bari hayali dünyamda süper insan olarak kalayım. hezeyanlarımı bana bırakın.
olay şu ki, hevesim ziyadesiyle narin. bir kere kırıldı mı, kendimi toparlamam çok uzun sürüyor. soluklanma bahanesiyle oturduğum yerde katatonik kalmaktan kurtulabilirsem bu sefer, belki bir şeyler değişir. umarım, anlatmak zorunda kalmadan atlatırım bu evreyi.
the cracks in the crystal,
the cracks in the crystal ball